29 Ağustos 2008 Cuma
'Mezartaşı Çiçekleri'
"Neler çekmiş halkım / Türküler şahit" diyen baştan ayağa şair adamı uğurlamak hiç kolay değil, ancak onun bize katacağı gücün tükenmeyeceğini bilmek avutucu olabilir. 'Ünlü şair İlhan Berk' de işte tam 'burda yatıyor'; bu güçte. Sevgi ve hürmetle...
7 Mayıs 2008 Çarşamba
Burada Olsaydım Keşke!
"İnhisar" diye bir kelime öğrenmiştim. Bundan 3 yıl önce Bursa'nın meşhur Kapalı Çarşı'sını gezerken... Yakın bir arkadaşımla antika değeri olmayan eski püskü birtakım eşyaların satıldığı bir dükkânın önünde durduk. Hava müthiş sıcaktı ve bu dükkânın önünde durmamızda gölgelik bir köşe olmasının da payı vardı diyebiliriz. Arkadaşım parmağıyla camekânın ardındaki yüzyıllanmış, metalden tütün kutusunu işaret etti. Üzerinde ne yazdığını sordu; bu bir anlamda birlikte çalıştığımız Osmanlıca pratiğiydi. Okuyamadım. Kutunun üzerinde Devlet-i Âli Osman İnhisarı yazıyor,dedi. Burada sadece "tekel" anlamında kullanıldığı hâlde Kubbealtı Lûgatı'nda beni çok fazla çarpan bir açıklama okudum bu sözcükle ilgili daha sonra. Sözlük "inhisar" için "yalnız bir şeye veya kimseye âit olma, başkası ile alâkası olmayıp bir yere, birine has olma, ona mahsus bulunma" diyordu.
Scorpions nostaljisi yaşamaktır tavrım bir süre. Şöyle diyorlar:
"I was born from the sound of the strings
For someone to give everything
To be a song just for your feeling"
Dışında kalmamanızı dilerim.
Scorpions nostaljisi yaşamaktır tavrım bir süre. Şöyle diyorlar:
"I was born from the sound of the strings
For someone to give everything
To be a song just for your feeling"
Dışında kalmamanızı dilerim.
6 Nisan 2008 Pazar
"Kaliteli ve Az Yaşamak" Üzerine Küçük Tractatus
1.1 Cebimde 3 lira varsa gider 2 liraya şekerlik, 1 liraya da kaşık alırım ve o çayı yine şekersiz içerim.
1.2 Her şey bir yoluna girmeyecekse bile elbet bir yola girecektir. Söz gelimi çay içmek için "şeker bulmak" çay içmek üzereyken düşünülecek bir meseledir. Kaldı ki o çayın şekersiz kalması dünyanın sonu da değildir. Asıl mesele, süresi kısa biçilmiş her mutluluğumuza estetik değere haiz bir zemin hazırlamaktır.
1.3 Kâm alalım dünyadan demişti ve gemilerle laleler gelirdi o sırada Hollanda'dan.
2. Bugün nihayet yağmur öncesi ya da yağmur sonrası hâlinde duran o güzel kokulu havayı hiçbir huzura değişmeyeceğimi paylaşabildim biriyle. Hem de hiç yadırganmadan... Şu dünyada en büyük mesele böyle bir havada kendimizi bir pencerenin gerisine huzurla (ve nasıl/ne şekilde istiyorsak öyle) atabilmektir.
2.1 Çay içmek üzere şeker bulmak, bu ilk ve en büyük kaygının ardından gelmelidir.
1.2 Her şey bir yoluna girmeyecekse bile elbet bir yola girecektir. Söz gelimi çay içmek için "şeker bulmak" çay içmek üzereyken düşünülecek bir meseledir. Kaldı ki o çayın şekersiz kalması dünyanın sonu da değildir. Asıl mesele, süresi kısa biçilmiş her mutluluğumuza estetik değere haiz bir zemin hazırlamaktır.
1.3 Kâm alalım dünyadan demişti ve gemilerle laleler gelirdi o sırada Hollanda'dan.
2. Bugün nihayet yağmur öncesi ya da yağmur sonrası hâlinde duran o güzel kokulu havayı hiçbir huzura değişmeyeceğimi paylaşabildim biriyle. Hem de hiç yadırganmadan... Şu dünyada en büyük mesele böyle bir havada kendimizi bir pencerenin gerisine huzurla (ve nasıl/ne şekilde istiyorsak öyle) atabilmektir.
2.1 Çay içmek üzere şeker bulmak, bu ilk ve en büyük kaygının ardından gelmelidir.
8 Şubat 2008 Cuma
Ne Ayırır Bizi Onlardan?
Olgunlar civarında “Plaklı Figüran Kahve” var. Henüz keşfetmemiş olanlar varsa çok şey kaçırıyorlar. 70’ler Türkiyesi konseptli bir mekân. O dönemin film afişleri, plakları, hatta bir köşede eski bir daktilo bile var. Ne pahalı, ne ucuz. Fiyatlar açısından insaf sahibi sayılabilir işletmecileri.
Biz saydık. Sonra oradan çıktık. Birilerinden ayrıldık, birileriyle buluştuk. Yürüdük, yürüdük. Caddeler, afişler, bildiriler, sahaflar, sinemalar, caféler, oteller, dönmeler, taksiler, taksiler… Bir de telefonundan bangır bangır arabesk müzik çalan ve saçlarını acayip şekillere sokan ve yaşadığı mahalleden mutaassıp bir ailenin kızını seven ve arabadan anlayan ve sivri burunlu ayakkabı giyen ve coğrafyanın cömert yaz kavrukluğu ile esmer olan ve alımlı kızlara kayıtsızca laf atan birçok genç. Bunlar vardı. Bunlar bize de vardı. Ne ayırır bizi onlardan?
Biraz daha yürüyebiliriz. Geçitler, duvarlar, grafitiler, çiçekçiler, kaldırımlar, tabelalar, indirimler, kötü kokan barlar. En kötüsüne girmeliyiz; en kötü kokanına, garsonları en biçimsiz olanına, en karanlık olanına, bardakları en pis olanına, caddenin en berbat duvarını görenine.
Rutubetli bir binanın üçüncü katındaki bu bara girdik. Girerken kapıyı kendimiz açtık. Açarken son anda papyon takmış bir garson kapıya yetişti, bizi buyur etti. Eliyle bize uygun bir yer işaret etti. ( Biz iki kişiydik.) Önünde küçük bir masa olan bir kanepeye oturduk. Bar adı altında bir pavyondu burası. Bir kız, tüm erkeklerin gözünü alamadığı (almak istemediği) bir kız, genç bir kız, işini yapan bir kız, molalarda sigara içen ve telefonunu sigara paketinin üzerine koyan bir kız şarkı söylüyordu. Yarım yamalak Kürtçe şarkılar da söylüyordu arada bir. Aslında nasıl bir kız olduğu çok önemli değildi. Menüye baktık. “… BAR MÖNÜ: Bira: 2,5 lira, Köfte: 3,5 lira […] 2 No’lu salonumuzda … yayınımız mevcuttur.” Birer bira söyleyip pavyonun bir köşesinde içmeye başladık. Yeni reşit olmuş çocuklar ceketlerini (belki de tek ceketleri olan gözleri gibi baktıkları tertemiz ceketlerini) çekmiş, gelip sandalyelere kurulmuşlardı.
Biz masaya göz atarken bir grup halay çekmeye başladı. Yanımdaki arkadaşımın burjuva kültüründen tatmışlığı vardı, ama bu kültüre has bir sofistikasyon düşkünlüğü de yoktu. Her şey gelişigüzel, kolay da olabilirdi. “Kültür şoku yaşıyorum!” diye haykırdı. Ancak evrende eğlenebilen insanlara bırakılmış bir köşe olan bu yerde bulunmaktan ve onların neşesine tanık olmaktan doğan büyük bir keyifle söyledi bunu. Farklı bir kültürden gelmese, farklı bir kültürden gelmesek anlayabilir miydik bunu? Ne ayırır bizi onlardan? Gündüzden kalma bir cümle geziniyor kafamda. İçimden bağırarak söylediğim bir cümle. Bu bizi ayırabilir mi ey hüzünlenen, ey keyiflenen güzel insanlar?! “Senin, başka biçimde kuramayacak olduğun dünyanda yaşamayı sürdürmen ve benim de senin yanında bulunmaya devam etmem için sana yalan söylemek zorundayım. Gerçek er geç insanın suratına çarpar, ama o zamana dek affet beni.”
Benim kendiliğimin ortasına saplanmış böyle bir cümlenin varlığından ne kadar uzaksanız o kadar uzağız birbirimize. Fakat ben sizinle birlikte eğleniyorum. Şarkıcı kız mola verdiğinde ona asıldığınız için de kızmıyorum size. Neleri, kimleri geçip, nerelerden yürüyerek geldim sizin yanınıza!
Ayrılma vakti. Aynı garson bizi uğurluyor. Şimdi biraz daha yorulmuş ve biraz daha terlemiş. Kapının hemen karşısında hela var. Kapıyı itiyorum. Üç dört adam bir şeyin pazarlığını yapıyor içeride. Biri öbürüne elli lira kadar para veriyor ve tartışma sonlanıyor. Kesif bir koku yayan hela kabininden ise iki adamın fısıltıları duyuluyor. Neyse ki sular akıyor, üstelik sabun da var. Islak ellerle dışarı çıkıyorum. Merdivenleri hızlıca iniyoruz. Çünkü binanın içi çok soğuk. Ucuz, kaba, gelişigüzel, yani istediğimiz gibi olan bina içlerinden, koridorlardan, sokaklardan, bar görünümlü pavyonlardan, onların kirinin, pisliğinin ve buralarda eğlenen insanların diğerlerinden başka bir galakside yaşadığına inanmamıza sebep olan temiz, pahalı barların, restoranların uzaklığından bir duman üzerimize siniyor. Bu dumanı ve bundan doğan mutluluğumuzu kabul edecek ya da etmeyecek insanların tümüne birden yaymak üzere arabamıza koşuyor ve hızla şehir dışındaki geçici yuvalarımıza dönüyoruz.
Biz saydık. Sonra oradan çıktık. Birilerinden ayrıldık, birileriyle buluştuk. Yürüdük, yürüdük. Caddeler, afişler, bildiriler, sahaflar, sinemalar, caféler, oteller, dönmeler, taksiler, taksiler… Bir de telefonundan bangır bangır arabesk müzik çalan ve saçlarını acayip şekillere sokan ve yaşadığı mahalleden mutaassıp bir ailenin kızını seven ve arabadan anlayan ve sivri burunlu ayakkabı giyen ve coğrafyanın cömert yaz kavrukluğu ile esmer olan ve alımlı kızlara kayıtsızca laf atan birçok genç. Bunlar vardı. Bunlar bize de vardı. Ne ayırır bizi onlardan?
Biraz daha yürüyebiliriz. Geçitler, duvarlar, grafitiler, çiçekçiler, kaldırımlar, tabelalar, indirimler, kötü kokan barlar. En kötüsüne girmeliyiz; en kötü kokanına, garsonları en biçimsiz olanına, en karanlık olanına, bardakları en pis olanına, caddenin en berbat duvarını görenine.
Rutubetli bir binanın üçüncü katındaki bu bara girdik. Girerken kapıyı kendimiz açtık. Açarken son anda papyon takmış bir garson kapıya yetişti, bizi buyur etti. Eliyle bize uygun bir yer işaret etti. ( Biz iki kişiydik.) Önünde küçük bir masa olan bir kanepeye oturduk. Bar adı altında bir pavyondu burası. Bir kız, tüm erkeklerin gözünü alamadığı (almak istemediği) bir kız, genç bir kız, işini yapan bir kız, molalarda sigara içen ve telefonunu sigara paketinin üzerine koyan bir kız şarkı söylüyordu. Yarım yamalak Kürtçe şarkılar da söylüyordu arada bir. Aslında nasıl bir kız olduğu çok önemli değildi. Menüye baktık. “… BAR MÖNÜ: Bira: 2,5 lira, Köfte: 3,5 lira […] 2 No’lu salonumuzda … yayınımız mevcuttur.” Birer bira söyleyip pavyonun bir köşesinde içmeye başladık. Yeni reşit olmuş çocuklar ceketlerini (belki de tek ceketleri olan gözleri gibi baktıkları tertemiz ceketlerini) çekmiş, gelip sandalyelere kurulmuşlardı.

Biz masaya göz atarken bir grup halay çekmeye başladı. Yanımdaki arkadaşımın burjuva kültüründen tatmışlığı vardı, ama bu kültüre has bir sofistikasyon düşkünlüğü de yoktu. Her şey gelişigüzel, kolay da olabilirdi. “Kültür şoku yaşıyorum!” diye haykırdı. Ancak evrende eğlenebilen insanlara bırakılmış bir köşe olan bu yerde bulunmaktan ve onların neşesine tanık olmaktan doğan büyük bir keyifle söyledi bunu. Farklı bir kültürden gelmese, farklı bir kültürden gelmesek anlayabilir miydik bunu? Ne ayırır bizi onlardan? Gündüzden kalma bir cümle geziniyor kafamda. İçimden bağırarak söylediğim bir cümle. Bu bizi ayırabilir mi ey hüzünlenen, ey keyiflenen güzel insanlar?! “Senin, başka biçimde kuramayacak olduğun dünyanda yaşamayı sürdürmen ve benim de senin yanında bulunmaya devam etmem için sana yalan söylemek zorundayım. Gerçek er geç insanın suratına çarpar, ama o zamana dek affet beni.”
Benim kendiliğimin ortasına saplanmış böyle bir cümlenin varlığından ne kadar uzaksanız o kadar uzağız birbirimize. Fakat ben sizinle birlikte eğleniyorum. Şarkıcı kız mola verdiğinde ona asıldığınız için de kızmıyorum size. Neleri, kimleri geçip, nerelerden yürüyerek geldim sizin yanınıza!
Ayrılma vakti. Aynı garson bizi uğurluyor. Şimdi biraz daha yorulmuş ve biraz daha terlemiş. Kapının hemen karşısında hela var. Kapıyı itiyorum. Üç dört adam bir şeyin pazarlığını yapıyor içeride. Biri öbürüne elli lira kadar para veriyor ve tartışma sonlanıyor. Kesif bir koku yayan hela kabininden ise iki adamın fısıltıları duyuluyor. Neyse ki sular akıyor, üstelik sabun da var. Islak ellerle dışarı çıkıyorum. Merdivenleri hızlıca iniyoruz. Çünkü binanın içi çok soğuk. Ucuz, kaba, gelişigüzel, yani istediğimiz gibi olan bina içlerinden, koridorlardan, sokaklardan, bar görünümlü pavyonlardan, onların kirinin, pisliğinin ve buralarda eğlenen insanların diğerlerinden başka bir galakside yaşadığına inanmamıza sebep olan temiz, pahalı barların, restoranların uzaklığından bir duman üzerimize siniyor. Bu dumanı ve bundan doğan mutluluğumuzu kabul edecek ya da etmeyecek insanların tümüne birden yaymak üzere arabamıza koşuyor ve hızla şehir dışındaki geçici yuvalarımıza dönüyoruz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
