29 Haziran 2007 Cuma

"memento" ya da "neydi neydi"

Yan masada oturuyorlardı. Başta güzel güzel konusuz bir sohbet dönmekteydi. Ancak fitili ateşleyen masadaki en irikıyım -ve muhtemelen bu sebepten muhabbetin yön değişmesini sağlayabilecek olan- arkadaş oldu. Genç Parti barajı geçer, dedi. Sigarasından son nefesi aldı, dumanı rastgele üfledi.Önermesini sunmuş olmanın rahatlığını yaşadı. Öbürü karşı çıktı, beriki ona karşı çıktı, börükü rakamlar falan verdi; saydırdı hükümete.

Peki gecenin 12'sinde bu dörtlünün yanıbaşındaki masada ben ne yapmaktaydım? Gaflet içersinde kitap okumaktaydım. Karşımda televizyon vardı. Okan Bayülgen yine bıyıklarını kesmişti.

Ortaya atılan ilk önermeden sonra kaşım, kirpiğim oynadı. Müteyakkız olmalıydı. Arkası gelecekti bu muhabbetin, besbelliydi. Ama serde iyihuyluluk var, yani denilmiyor ki "kardeşim, bu önermeyi sunan yirmi beş bininci boxerlı yurt erkeği olmakla ne geçiyor eline?"

Durdum durduğum yerde. TV'ye konsantre oldum. Bayülgen fazla ciddiydi. Karşısında Cindoruk vardı. Aliterasyon olsun diye demiyorum, vardı.

Niçe çok bağırıyodu, kitabı da okuyamadım bu yüzden saat itibariyle. Üslup sert kaçıyordu. Ne yana döneceğimi şaşırmış haldeyken yurdun en üst katındaki ücra odamızdan oda arkadaşım çıkageldi. "Annen telefonda" dedi. Birlikte yukarı çıkarken "Herkes siyaset konuşuyor bağıra bağıra" diye söylendi. Burada bir ay daha kalmak istediğini, memleketine, Japonya'ya dönmeden önce seçim sürecini gözlemlemek istediğini söyledi. "Evet, güzel olurdu" dedim. "Ama kısa sürer bu siyaset yüklü dönem, verimsizdir."

Çünkü argüman ileri sürme tekniklerimizde ciddi gedikler görünmekte toplum olarak. Linç kültüründen sonra oluşan miting kültürü yerini tam da şimdi kullanışlı argüman üretmeye bıraksa, ne güzel olur. Batı'ya baktığımızdaysa ne görüyoruz?

Yakın çevreme bile hep söylüyorum. Yüksek lisans yapacağım okulumda kalıp. Bir siyah ceket, bir beyaz gömlek ve bir argüman gerek bana. Argümanım olmazsa durmam mümkün olmaz burada. (Bilumum sevdiklerimi de göremem böylece, eklemek gerek.)

Yani bir argüman ve güzel (derken presentabl) bir görüntü. Batı'dan öğrendiğimiz budur. E hadi cici vaatli cici beylerimiz çakmamışlar vaziyeti Batı'dan. Görüntü bir nebze tamam (Yine de beyaz giyip kurtaramazsın Cem). Ama mazot argümanıyla boxerlı yurt erkeklerini de kontra-argüman geliştirmek yönünde gaza getiriyorsunuz, ayıp ediyorsunuz. (Şehrazat esprisine hiç girmiyorum.) Peki sizler, yanıbaşımdaki güzel kardeşlerim, ne bakarsınız bu ipe sapa gelmez argümanlara da ömrü bir ay olan kontralar çıkartırsınız. Bağırıp çağırırsınız ortak kullanım alanlarımızda.

Ben oda arkadaşımla konuşup beri yandan bu fikirleri toparlarken kafamda "yok, duymak istemiyorum seçim meçim" dedim kendi kendime. Altı katı çıktım, odaya girdim, telefonu elime aldım, annemle konuşmaya başladım:
-Oğlum, yarın muhtara gidip seçmen kağıdını alıcam senin de, neydi kimlik numaran?
Merdivenlerde kazandığım o ivmeyle dilimden dökülüverdi kafa numaram:
-1135....



"Lan bana anayasayı öğretme!" (yavaş yavaş unutulan) cümlesini kuran bi şahsın bulunduğu, ACI çığlığıyla bilhassa pazar geceleri halkın bîmuhâbâ sevgisini kazanmış Tatlıses'in (böyle çelişkilerle yüklü bir halk/vatan/millet adamı işte) meclise girmek için elinin kulağında olduğu (bağırmaya hazır olaraktan) bir süreçte pusula damgalayacak olan ("biz"den bir) ben pek bir yoruldum bu bağırış çağrışlardan, koşturmalardan. Bir ay sonra hatırlanmayacak bir sürü bilgiyle doldu kafam. Halbuki şöyle yapabilseydik mesela. Herkes vücuduna yazsaydı Memento'daki arkadaş gibi hatırlamak istediği şeyi. Her şey değişirdi. Ben Niçe okurdum şahsen rahatça. (Aaa unuttum, toplum içinde olduk olmadık orayı burayı açmak muhafazakar/muhafız ruhlarımıza terstir; bacak yürümeye yarayan bir organ da olabilmesine rağmen). Enerjim olsa altı kat daha iner muhteşem dörtlümüzle paylaşırdım hissiyatımı.

Güzel bir argüman yaratacak ortam yoksa (kılık kıyafet gibi estetik kaygılarımı da gözönüne alarak söylüyorum) dokunmayalım sesimizle bi köşede kahveciğini içen huzurperver gençlerimize. Mazot muhabbeti yapan beş yüz bininci adam olmaktansa sıcaklardan dem vuran bir o kadarıncı adam olalım. Bence yeğdir. Eşi, dostu, sevdikleri arayalım. Keyifleri nasıldır, iyiler midir, öğrenelim. İçlerimiz huzur bulsun. Geçici de olsa...

7 Haziran 2007 Perşembe

şarkımızın başı sonu

Piyasa bir mekanda müzik yapma eğilimindeki biz iki gencecik pırılpırılcık gencin menajeridir Gizem. Gizem bir şarkı dinletecekti bize, piyasada iş yapabileceğini söyledi. Biz de şarkıyı dinleyecek "Hmm, olabilir!" diyecek ve çalışacaktık. Şarkıyı dinlemeye başladık arabanın içinde.

Kaza olup da şarkı sustuğunda daha kaçıncı saniyesindeydik, bilmiyorum. Çok başıydı daha, çok başıydı şarkının. Önce billur sesli grup arkadaşım sıkı bir çıkış yaptı arabadan. "N'apıyosun sen?!" diyerek kolunu salladı böyle kazanın müsebbibi olan aracın şoförüne doğru. Kazaya şaşırmayan ben şaşırdım bu sıkı çıkışa.

Nerden ne çıkacağı gerçekten belli olmuyor. Şarkınız hiç bitmesin:)