26 Kasım 2007 Pazartesi

Modern Zamanlar Romantizmi / ya da İşletme Fakültesi'nin Olmazlığı

Pencere kenarına oturmuş bir taraftan limonlu çayımı yudumlarken bir taraftan Harry'nin okuduğu gazete haberlerini dinliyordum. Depremler, cinayetler, Kosova'nın Amerikancılaşması gibi kısa süreliğine emekli bir ihtiyar kademesine gelen şahsımı o dakikalarda pek ilgilendirmeyen birtakım haberlerdi bunlar aslında. Yine de konsepte uygun düştüğü için hâlimden şikayetçi olmadım. Zira dışardaki güzelim sisli havanın büyüsüne de iyiden iyiye kapılmıştım. Sakin uyumlu bir insan, bir melek olup çıkmıştım.



Ancak pek duramadık o cam kenarında pazar keyfimizle. Harry de ben de sisin gizemli romantizmine kapıldık, görüş mesafesinin azalması sayesinde çevrede hiçbir şey göremiyor olmanın keyfiyle yola düştük. Camın ardındaydık artık, güzel okulumuzun göremediğimiz her bir köşesine istediğimiz hayali yerleştirebilirdik.

Nitekim de öyle oldu. Şenlik alanından görülmez olan İşletme Fakültesi'ni dut bahçesine dönüştürüverdim hemen. Bu alanın orta yerinde durunca yalnızca 10 metrekare kadar bir mesafeyi görebilirdiniz. Şenlik alanının orta yerine geldiğimde evrende sadece ben ve küçük bir çim alan vardı. İstediğimi yerleştirebilirdim kendi dünyamın göremediğim yerlerine öyleyse değil mi ya? Bu özgürlüğü yaşamaktaydım işte. Aynı mutluluğu Harry'de de görünce çok sevindim. O da kendi dünyasına bir şeyler çiziyordu kafasında belli ki. Belki de bu 10 metrekarelik çim alan huzuru yakalaması için yeterliydi ona.

Bu ruh halinden kurtulmadan hemen önce kampüs içindeki marketten alışverişimizi de yaparak pazar gününün hakkını vermek konusunda bir adım daha ileriye gittik. Küçük odama döndüğümde her şey yine eskisi gibiydi. Masamın üstünde çöpler vardı filan...

16 Kasım 2007 Cuma

Limonlu Ballı Ölüm Marşı

Miskinliğin aslında iki boyutu vardır: Bedensel miskinlik ve ruhsal miskinlik. Bunu farketmemi sağlayansa pek değerli Osmanlıca hocamdır. Miskinler Tekkesi'nden metin okuması yaparken bu konuya değinmiştir.

Atlatmakta olduğum rahatsızlığım esnasında da işte tam bu türden bir miskinlik gelip vücuduma çökmüştü. Sünmüştüm desem yeridir. Sünmek kelimesi, sözlükler öyle demese de, sürünmekle ilişkiliymiş gibi geliyor bana. (Kubbealtı Lugatı bu kelimenin birinci anlamını gevşeyip uzamak olarak açıklamış.) Etimoloji merakım dürtüyor bunu araştırmam için beni. Ancak ilgimi başka bir yere kaydırdım bugünlerde.

Medyanın şehit haberlerini hüüüpp diye köküne kadar sömürmesi ve bunu yaparken aslında işin aile, makdul çevresi gibi boyutlarına özen göstermemesi çok ilginç geliyor bana. Çünkü ağlayan babanın ağzından bir tek "Bir Mehmet verdim, bin Mehmet daha veririm!" lafını kapmak ve ardından bunu haber bültelerinde acılı bir müzik eşliğinde ya da gazete köşelerinde kullanmak açık bir art niyetlilik. İş olarak yaptıkları bu eylemi art niyete dönüştüren, insanların acılarını kullanarak şehitlik kavramını sömürmek ve olayın insani boyutundan çok kullanışlılık boyutundan faydalanmak istemeleridir. Acıyı ucuzlaştırma girişiminden başka bir şey de değildir bu.

Bu tür açıklamalara enn yumuşak zeminleri hazırlayanlar da var elbet. Mehmet Ali Birand örneğin. 19 Ekim'deki yazısında PKK'ya karşı mücadelede hamaset gösterisi yapmak yerine ABD'nin omuzlarına başımızı koymayı önermişti yumuşak dokunuşlarla. İroni yaptığını açıklamasını yazının sonuna kadar bekledim, ama ı-ıh olmadı. Muhakkak ki bilinçsizce hamaset gösterisi/gösterişi yapmak yanlış. Ancak gerçekten soruyorum: Basına hamasetin âlâsını yaptıran evlatlarımızın hayatına göz dikilmiş olması, gözyaşlarımıza susanmış olması değil midir? Bu durumda kalkıp acılarımızın ucuzlaştırılmaya çalışılması sizin yaptığınızın üstüne tuz biber ekilmesidir sadece. Bir de içli ölüm marşları okuyunca oturduğumuz yerden tamam oluyor hepsi bir güzel değil mi?

Ayağa kalkmak için limonlu ballı bir tür içecek hazırlıyorum kendime. Şuura da çok iyi geliyor sevgili boyalı basın, deneyin derim. Zihnini, ufkunu açıyor insanın. Umarım ölüm marşlarınızı da unutursunuz böylelikle. Yoksa sesiniz öyle bir gür çıkar ki bu işlemden sonra, mazallah marşlarınız mezarlıklardan bile duyulur da incitirsiniz benim kardeşlerimin ruhlarını.

19 Ekim 2007 Cuma

Hepimiz şeyiz!..

Şimdi kendimi tutayım tutayım diyorum, ama belli bir yerden sonra kafa dışarı vurmak, kusmak istiyor.

Ocak ayında Hrant Dink'in öldürülmesinin ardından "Hepimiz Hrant'ız!" temalı çok güçlü bir eylem yapılmıştı. İnsanlar kitleler hâlinde yürüyüş yapmıştı. Sonradan bildiğiniz gibi bu yürüyen arkadaşlar vatan haini falan ilan edilip peşinden de bir yaygara koparılmıştı "Şehit düşen onca evladımız için ne yaptınız da 'Hepimiz Hırant'ız!' diye bağırabiliyorsunuz?" şeklinde.

Peki bunu ne takip etti? "Hepimiz Mehmet'iz!" sloganı. Tamamen tepkisel olarak birden ortaya çıkması çok ilginç değil mi? Yani "Hayır efendim, hepimiz Hrant değil olsak olsak Mehmet oluruz!" teması mevcut bu haykırışta. Bu da demek oluyor ki Mehmet olmak Hrant olmaya bir alternatiftir. Hatta taban tabana zıt bir altertnatiftir. Akla kara gibidir bunlar. Kara olan Hrant'tır. Ak olan da Mehmet'tir. Millî hislerimizin yönlendirdiği bu kitlesel hezeyan ve heyecanlarımız bir yandan öbürüne adeta fışkırır gibi giderek kendi zıtlıklarını yaratıyor. Buradan çıkarılacak en çıplak, en yalan dolansız sonuç budur. Hrant ne diyor dinledik mi? Doğu'da ölen onca genç çocuk nasıl iğrenç bir oyunun/savaşın kurbanları idrak edebildik mi?

"Neyi nasıl olmak" sorunu daha önümüzde/kafalarımızda çözülmemiş dururken "ne" olmak sorununa hangi mantıkla eğilebiliriz? Türk olmaktan önce Türk olmanın ya da Türk olmamanın nasıl bir şey olabileceğini bile düşünmedik ki yeterince.

Yazımı, sesimi örten kutsal Irak savaşımızın tamtamlarıyla bitiriyorum. Gerillaya eşi görülmemiş bir biçimde, eşi görülmemiş koşullarda saldırıyoruz yakında. Haydi hayırlı tıraşlar.

Tamtata tam tam...

30 Eylül 2007 Pazar

Tavukları döndermişem, Hacı'yı da çarşıya göndermişem...

Kızılderiliye ilk benzetilen ben değildim. Benden önce benzetilen benim gördüğüm ilk kişi ise çok yakın arkadaşımdır. Belki de bizi yakın tutan bu amansız benzerliktir. Ancak Hayalet Dansı gibi tehdit unsuru olarak görülebilecek yerli danslarıyla kutsamak yerine bu benzerliği, tavuk dansı yaparız daha ziyade. Pek sevindiğimiz anlarda parmak uçlarımız koltuk altlarımıza ulaşıverir, kanat oluverir bir çift.

Bugün sevinçli bir haberle çıkagelince kendisi, hemen tavuk dansımızı yaptık ve ardından türkümüzü dinledik: "Tavukları döndermişeeem, Hacı'yı da çarşıya göndermişem..." Tabii bağlam mağlam hak getire. Dilinize geleni söyleyebileceğiniz bir ortam var. Bu ortamın en bir doğal üyesisiniz. Zaman zaman bunu yakaladığımızda çok rahatlatıcı oluyor değil mi?

Günlük hayatta kafamızdan geçen düşüncelerin çoğu dile getirmeye değmeyecek kadar önemsizdir. Aksi olsaydı sürekli konuşurduk. Hatta buradan yola çıkarak çok konuşan birisinin az düşündüğünü iddia edebiliriz. (Vurmayın abiler, ablalar; kendimi tutamadım da, felsefi -ve dahi felsefik- yorum yaptım.)


Demek ki insanın diline vurunca düşüncesi azalıyor. Bu da rahatlatıcı oluyor kişi için. Mesela ben son zamanlarda pop müzik ve futbol diye iki şey keşfettim. Kafayı acayip boşaltıyor, düşünmemeyi sağlıyor. Hande Yener "aşkın ateşi..." diyor, nasıl gülümsüyorum Allah'ım her şeylere. Arda pas verecek arkadaşını arıyor, tüm adrenalimi bu olaya aktarıyorum. Deşarj oluyorum. Yani bunlar da birer yol gevşemek için.

Eylül ayı akışına bırakarak geçiyor, geçti. Bunu dengeleyici olarak bir şeyler yapmak gerektiğinin farkındayım. Yarın kütüphaneye gidip iki güzel edebiyat tarihi kaynağı seçeceğim; azcık da işimi yapayım diyorum. Yine de zihnimden atamadığım bir melodi Ekim'de de oynamaya beyhude olarak davet ediyor beni:

"Akşama geleceğiiim, akşamaaa geleceeeeğim, Hacı Babaaaaa'n evdee mi?"

27 Eylül 2007 Perşembe

vay canına ki ne vay canına!

Bugün Harry'nin süpürgesine binip Bilkent'ten şehre gittik. TDK'nın yazım kılavuzunu almak için TDK'nın yolunu tutmuştuk. Resmi bir ortama doğru gider modda değildik yol boyunca. (as usual yaane; bizim buralarda böyle derler.)

Kısaltmalar gerer hep bizi, biliyorum. TDK'ya gidersin, gerilirsin. PKK ile ilgili haber okur, gerilirsin. TSK silah altına alır, gerilirsin. Eğlenceli askerlik hikayelerine inanmayın sakın askerlik yapanların. Ben sadece muayene oldum, oracıkta bile gerildim. Daha şubeden içeri girer girmez bir ayna çıktı karşıma. "Üstünü başını düzelt" ifadesi var tepesinde. Hayır, düzgün olmadığını nasıl öngörüyorsun benim kıyafetimin? Tabi olaylar Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler masalındaki gibi gelişmiyor. Ayna bize iltifat etmiyor, yalnızca bir not bırakmış ve çekip gitmiş.

Neyse konuyu dağıtmayayım-ki dağıttım.

ÖSS'ye girer, gerilirsin. KPSS'ye girersin, hayatın kayar. Nitekim, mevzubahis kuruma girerken solumuzdan polis sağımızdaki danışma tadındaki odacıktan bir görevli fışkırınca afalladım. "Bebebebennn...yazazımm kılavuz şeedicektim." şeklinde ifadelerle saçmaladıkça saçmaladım. Halbuki kitapçı karşımda duruyor, bırakın, müdahale etmeyin.

Harry "5 servisiyle geri mi dönsek?" dedi. "Onu 5'te düşünürüz, akışına bırakalım." dedim. Kılavuzumuzu aldık, saat beşte nargile içmeye karar verdik. Geri meri dönmedik okula. Nargile içtiğimiz yerin adı kısaltılabilir cinsten değildi, pek bi rahat ettik. Hatta benim bir ara içim geçmiş.

Akışına bırakmayı seviyorum. Ha bir de Baba Zula'nın "Kısaltmalar" şarkısını muhakkak dinleyin diyorum.

15 Eylül 2007 Cumartesi

Frikikten gol!

Pazartesi dersler başlıyor, yapılacak bir sürü iş olacak yine.

Olur olur, hepsi olur.

Baktım ki seçim öncesinden bu yana yazmamışım hiçbir şey,o arada da köfte dudaklı cumhurbaşkanı seçmek dahil birçok olay gerçekleşmiş bile etrafta.

Uzun süredir buralarda değildim, memleketim Bursa'ya gidip oyumu kullandım. Oyumu sandığa bırakırken zevkten orak, çekiç, örs ve üzengi kemiklerim birbirine geçti. Fakat hazır seçim boyası da tırnağımdan çıkıvermişken bunca zaman sonunda, yönünü değiştirmek istemekteyim sohbetin. Zaten dün akşam bindiğim arabanın önünden çekilmek bilmeyen belediyenin kamyonetinin caddelere püskürttüğü gülsuyu şuuruma kadar işlemişken ne dediğimi bilecek halde de sayılmam pek fazla öyle değil mi?

Dün sevgili blog sahibi dostum "denize dek ırmakdır adın"ın blogunu gezmekteydim. Şöyle bir ayrıntı(!) aktarmış kendisi 12 Eylül tarihli Radikal gazetesinden; paylaşmak istedim:

son beş yılda, 7 bin 758 din kültürü öğretmeni atanırken, sadece 993 biyoloji, 230 fizik, 231 kimya öğretmeni atandı. 2007'de, mesleki ve teknik eğitimin 30 ayrı dalına atanan toplam öğretmen sayısı 948 iken aynı dönemde atanan din kültürü öğretmeni sayısı 1 825. Bu talep farklılıkları nereden ileri geliyor?

Şimdi düşünecek halde değilim elbet, dedim ya beynimdeki gülsuyu oranının azalması gerekiyor evvela. O vakte kadar gidip biraz televizyon seyredeceğim. Bu kafanın algı sahasına ancak bu kadarı sığar şu anda. Belki kısa vadede bir sanatçımızın göğsü, efendime söyleyeyim, bacakları şusu busu açılır da farkındalıksızlık ereksiyonuna uğrarım bu frikik sayesinde.

29 Haziran 2007 Cuma

"memento" ya da "neydi neydi"

Yan masada oturuyorlardı. Başta güzel güzel konusuz bir sohbet dönmekteydi. Ancak fitili ateşleyen masadaki en irikıyım -ve muhtemelen bu sebepten muhabbetin yön değişmesini sağlayabilecek olan- arkadaş oldu. Genç Parti barajı geçer, dedi. Sigarasından son nefesi aldı, dumanı rastgele üfledi.Önermesini sunmuş olmanın rahatlığını yaşadı. Öbürü karşı çıktı, beriki ona karşı çıktı, börükü rakamlar falan verdi; saydırdı hükümete.

Peki gecenin 12'sinde bu dörtlünün yanıbaşındaki masada ben ne yapmaktaydım? Gaflet içersinde kitap okumaktaydım. Karşımda televizyon vardı. Okan Bayülgen yine bıyıklarını kesmişti.

Ortaya atılan ilk önermeden sonra kaşım, kirpiğim oynadı. Müteyakkız olmalıydı. Arkası gelecekti bu muhabbetin, besbelliydi. Ama serde iyihuyluluk var, yani denilmiyor ki "kardeşim, bu önermeyi sunan yirmi beş bininci boxerlı yurt erkeği olmakla ne geçiyor eline?"

Durdum durduğum yerde. TV'ye konsantre oldum. Bayülgen fazla ciddiydi. Karşısında Cindoruk vardı. Aliterasyon olsun diye demiyorum, vardı.

Niçe çok bağırıyodu, kitabı da okuyamadım bu yüzden saat itibariyle. Üslup sert kaçıyordu. Ne yana döneceğimi şaşırmış haldeyken yurdun en üst katındaki ücra odamızdan oda arkadaşım çıkageldi. "Annen telefonda" dedi. Birlikte yukarı çıkarken "Herkes siyaset konuşuyor bağıra bağıra" diye söylendi. Burada bir ay daha kalmak istediğini, memleketine, Japonya'ya dönmeden önce seçim sürecini gözlemlemek istediğini söyledi. "Evet, güzel olurdu" dedim. "Ama kısa sürer bu siyaset yüklü dönem, verimsizdir."

Çünkü argüman ileri sürme tekniklerimizde ciddi gedikler görünmekte toplum olarak. Linç kültüründen sonra oluşan miting kültürü yerini tam da şimdi kullanışlı argüman üretmeye bıraksa, ne güzel olur. Batı'ya baktığımızdaysa ne görüyoruz?

Yakın çevreme bile hep söylüyorum. Yüksek lisans yapacağım okulumda kalıp. Bir siyah ceket, bir beyaz gömlek ve bir argüman gerek bana. Argümanım olmazsa durmam mümkün olmaz burada. (Bilumum sevdiklerimi de göremem böylece, eklemek gerek.)

Yani bir argüman ve güzel (derken presentabl) bir görüntü. Batı'dan öğrendiğimiz budur. E hadi cici vaatli cici beylerimiz çakmamışlar vaziyeti Batı'dan. Görüntü bir nebze tamam (Yine de beyaz giyip kurtaramazsın Cem). Ama mazot argümanıyla boxerlı yurt erkeklerini de kontra-argüman geliştirmek yönünde gaza getiriyorsunuz, ayıp ediyorsunuz. (Şehrazat esprisine hiç girmiyorum.) Peki sizler, yanıbaşımdaki güzel kardeşlerim, ne bakarsınız bu ipe sapa gelmez argümanlara da ömrü bir ay olan kontralar çıkartırsınız. Bağırıp çağırırsınız ortak kullanım alanlarımızda.

Ben oda arkadaşımla konuşup beri yandan bu fikirleri toparlarken kafamda "yok, duymak istemiyorum seçim meçim" dedim kendi kendime. Altı katı çıktım, odaya girdim, telefonu elime aldım, annemle konuşmaya başladım:
-Oğlum, yarın muhtara gidip seçmen kağıdını alıcam senin de, neydi kimlik numaran?
Merdivenlerde kazandığım o ivmeyle dilimden dökülüverdi kafa numaram:
-1135....



"Lan bana anayasayı öğretme!" (yavaş yavaş unutulan) cümlesini kuran bi şahsın bulunduğu, ACI çığlığıyla bilhassa pazar geceleri halkın bîmuhâbâ sevgisini kazanmış Tatlıses'in (böyle çelişkilerle yüklü bir halk/vatan/millet adamı işte) meclise girmek için elinin kulağında olduğu (bağırmaya hazır olaraktan) bir süreçte pusula damgalayacak olan ("biz"den bir) ben pek bir yoruldum bu bağırış çağrışlardan, koşturmalardan. Bir ay sonra hatırlanmayacak bir sürü bilgiyle doldu kafam. Halbuki şöyle yapabilseydik mesela. Herkes vücuduna yazsaydı Memento'daki arkadaş gibi hatırlamak istediği şeyi. Her şey değişirdi. Ben Niçe okurdum şahsen rahatça. (Aaa unuttum, toplum içinde olduk olmadık orayı burayı açmak muhafazakar/muhafız ruhlarımıza terstir; bacak yürümeye yarayan bir organ da olabilmesine rağmen). Enerjim olsa altı kat daha iner muhteşem dörtlümüzle paylaşırdım hissiyatımı.

Güzel bir argüman yaratacak ortam yoksa (kılık kıyafet gibi estetik kaygılarımı da gözönüne alarak söylüyorum) dokunmayalım sesimizle bi köşede kahveciğini içen huzurperver gençlerimize. Mazot muhabbeti yapan beş yüz bininci adam olmaktansa sıcaklardan dem vuran bir o kadarıncı adam olalım. Bence yeğdir. Eşi, dostu, sevdikleri arayalım. Keyifleri nasıldır, iyiler midir, öğrenelim. İçlerimiz huzur bulsun. Geçici de olsa...

7 Haziran 2007 Perşembe

şarkımızın başı sonu

Piyasa bir mekanda müzik yapma eğilimindeki biz iki gencecik pırılpırılcık gencin menajeridir Gizem. Gizem bir şarkı dinletecekti bize, piyasada iş yapabileceğini söyledi. Biz de şarkıyı dinleyecek "Hmm, olabilir!" diyecek ve çalışacaktık. Şarkıyı dinlemeye başladık arabanın içinde.

Kaza olup da şarkı sustuğunda daha kaçıncı saniyesindeydik, bilmiyorum. Çok başıydı daha, çok başıydı şarkının. Önce billur sesli grup arkadaşım sıkı bir çıkış yaptı arabadan. "N'apıyosun sen?!" diyerek kolunu salladı böyle kazanın müsebbibi olan aracın şoförüne doğru. Kazaya şaşırmayan ben şaşırdım bu sıkı çıkışa.

Nerden ne çıkacağı gerçekten belli olmuyor. Şarkınız hiç bitmesin:)

19 Mayıs 2007 Cumartesi

her şey olur

Ne şaşırtmalı bizi? Neye şaşırabiliriz en çok? Hepsinden önemlisi ne şaşırtabilir bizi? Hiçbir şey! Hiçbir şey! Hiçbir şey!

Bir şey "ol"abiliyorsa şu dünyacığımızda, yani mümkünse olabilmesi, olasılıklar dahilindeyse gerçekleşmesi, şaşırıp, bir de bu şaşırmamızın üstüne beklenmedik zamanda gerçekleştiği gerekçesini sunabilir miyiz? Peki peki, soruları çoğaltıp kimilerinin "ne kadar felsefik" diyeceği bir yazı yazmak değil gayem; kafamızın içinde, hayatımızın içinde alabildiğine yer tutan bir konuda fikrimi paylaşmak. (Ayrıca felsefe öğrencisiyle ilişki geliştirme biçimi olarak salt felsefeyi kullanan sevgili eş dost kitlesine başka bir yazımda geçireceğim, uyarayım.) Şunu söylemek istiyorum: Kabul edelim ki dünyada yalnızca geniş bir olasılıklar yelpazesinin üzerimize üşüşen rastgele dizgesel ürünleri vardır. Nedenselliğin kaotikliğe olan kapalılığı beni bu sonuca varmakta destekliyor.

Ben kolay bir yolla anlatmayı beceremedim. Halbuki kafamdaki bu fikri beklenmedik(!) bir anda Hilmi Hoca'm ifade edivermişti de derste, şaşırmıştım(!) düşüncelerimizin örtüşmesine. "Çocuklar," demişti, "bu dünya nedensellik ilkesine göre işlemez, yalnızca olasılıklar vardır."

Etrafımızda olan her şey yalnızca oluyor. Neye şaşırmalı o zaman?Biz hesaba katamadığımız olasılıklarla karşılaşınca nedensellik ilkesine sığınıyoruz. Bir nedeni olmalı olanın, deyiveriyoruz. Neden böyle olsun ki? Olanları, olanların getirilerini kutsamayı ya da lanetlemeyi bırakmalıyız artık. Olabilecek olana dair umudumuzu ya da umutsuzluğumuzu olanlar konusunda önyargı oluşturacak silahlara dönüştürmekten kaçınmalıyız. Üstelik namlusu bize dönük silahlar bunlar. Şaşırtabilir bizi, hırpalayabilir, sarsabilir, yıkabilir, değiştirebilir. Kurtarmalıyız kendimizi!

Her şey olur. Olamayacak olan bir şey varsa bile olamadığı için (dolayısıyla tecrübe edemediğimiz için) onu zaten bilemezdik. Beklenmedik sonuç yoktur. Yalnızca umut, önyargı gibi zayıflıklarımız yüzünden hesaba katamadıklarımız vardır. Dolayısıyla olabilecek olan bir şey zaten mümkün olan bir şeydir. Mümkün olan bir şeyin de bizi şaşırtması açıkçası biraz tuhaf kaçmakta şahsi naçizane kanaatimce.. (Yazıyı tez komitemdeki kıymetli hocam Simon'ın yorucu tez yazma aşamasında bana yönelik söylediği ve benimsettiği mottoyla kapatmak farz oldu: Just relax..)

Not: Resimde Amélie filminin sevimli karakteri şair Hipolito'nun kendisine Amélie tarafından hazırlanan sürprizi gördüğünde nasıl şaşırıp olduğu yerde çakılıp kaldığını görmekteyiz. Kötü şairliğiyle anılagelen Hipolito girdiği bir sokaktaki duvarda kendi dizelerini görünce haliyle pek bi şaşırıyor. Şiirse şöyle: "Sans toi, les émotions d`aujourd`hui ne seraient que la peau morte des émotions d`autrefois ." Yani "Sensiz bugünkü duygularım ancak geçmişe ait duygularımın ölü kabuğu olabilir."

14 Mayıs 2007 Pazartesi

yanılmayanların evi

Burası hiç yanılmayanların eviydi. Tel örgülerin herhangi bir yerindeki herhangi bir yırtıktan geniş, ferah bir ovaya çıkılırdı. Öylesine bir genişlik vardı ki yürüdükçe bu ova insana hiçbir şey hatırlatmaz olurdu. Bu uzun düzlüğün bitiminde karşılardı ev sizi.


*****

Evin beyaz duvarlı geniş bir odasında birbirine dönük dört koltuk ve ortalarında kocaman bir sehpa vardı. Tüm koltuklarda insanlar oturuyordu. Bu insanların tek yapmaya çalıştığı birlikte eğlenebilmekti. Bunun üzerine de sevgi gibi bir etiket yapıştırmıyorlardı. İsterlerse birbirlerinden arkalarına bakmadan giderler, sonra yalnızlıktan sıkıldıklarında tekrar birbirlerini bulurlardı. Bir koşul yoktu, sevgiye dayalı bir bağlılık yoktu. Olsa olsa bağlılığa dayalı bir sevgi düşünülebilirdi. Ancak, ayrılış tarzlarındaki gelişigüzel tutum insanı böyle düşünmekten alıkoyuyordu. Aslında uzun uzadıya sorgulamaya gerek de yoktu. Birlikte mutluluk yaratıyorlardı. Sevgilerinde ya da sevgisizliklerinde koşul yoktu. Hak edilmiş bir mutsuzluk ya da bir sevgi de olamazdı o zaman. Sadece biraz eğlenmeye çalışıyorlardı. Konuşmak istediklerinde konuşuyorlardı.

Suskunluk, yadırgandığından değil, konuşmayanın sesi özlendiğinden dikkat çekerdi. Yine de bu özlem ya giderilir ya giderilmezdi. Daha doğrusu elbet giderilirdi, ama suskunluğun üstüne gitmenin gereği yoktu. Bu gereksizlik, koşulsuzluğun bir ürünüydü besbelli. Gereksizlik ve koşulsuzluksa yanılmayı önlemekten daha büyük ne yapabilir? Bunu başarıyorlardı işte: Bu ev yanılmayanların eviydi!