1 Mayıs 2010 Cumartesi

Şeytanın "Gör" Dediği... -2


*
Siyasete sonradan atılan kimseler, girişimleri başarısızlıkla sonuçlanınca bir süre ortadan kayboluyorlar. Bu istatistik İbrahim Tatlıses'i dışarıda tutmak kaydıyla geçerli gibi geliyor bana (mınaha evladım!). Geçenlerde durduk yere Hulki Cevizoğlu geldi aklıma. Akla Cevizoğlu gelmesi hiçbir şeye benzemiyor, Allah esirgesin. Göz göze gelmiş gibi oldum kendisiyle. Bu gerilimi ancak Ceviz Kabuğu'nda kabuğu dolduramayanlar bilir. Cevizoğlu, bu kısa sessizlik dönemini geçirenlerdendir.

*
"Yemekteyiz" hâlâ devam ediyor. Yemekler yapılıyor, gazoz şişelerinin bantları sökülüyor, mutfakta poşetlere basılıp düşülüyor. Haa! Yenmeyen yemekler de (ki bu yemeklerin %80'ini oluşturuyor) paketlenip köpeklere veriliyor. Köpekler aç kalmasın tabii, şeker de yiyebilsinler.

*
Peki evlendirme programlarında 60-70 yaş civarı amcaların "gücüm yerinde" demeleri? "Güç" sözcüğünün kapsamı daha da esnetilebilir bence: Başbakan "gücü olan doğalgaz kullanacak" (bir başka deyişle, gücü olmayanın köküne kıran girsin soğuktan) demişti örneğin. Bu amcalar "gücüm yerinde" diyor, ki bence oldukça tehditkâr, korkmaya başlıyorum ben de etraftan. E sizin de gücünüz yerindeyse bu ülke dünya libido ortalamasını yıkar geçer demektir. Bunlar yerinde kullanımlar, ama "güç" kelimesinin kullanımı için ötesini de bekliyorum.


*
Bilen biliyor, uzun süredir telefon santralinde çalışıyorum. Oldukça Kafkaesk bir ortam. Mesela ben burada memurum, benim bir şefim var. Sonra onun da şefi var; bir müdür hanımefendi. Tabii ki onun da bir müdürü var. Bu zincir nerede sonlanıyor bilmiyorum. Şefimin şefini iki kere gördüm. Onun müdürünün ise sadece bir uzuvunu -kolunu- birtakım dosyalar arasından bir kere görebildim. "Kim aldı lan bizi işe?" diye soruyor insan hâliyle. Çok Kafkaesk çook.

*
Bir "cevab veremedi" detayı: Dün bir şekilde aynı masada oturduğum bir insan "edebiyat bence çok gereksiz" dedi. Doğru, sence...

*
Haftasonu Fethiye'deydim. Giderken bindiğim otobüste yanıma Buda oturdu. Oturduğum koltuğun 2/5'ini kullanabildim bu yüzden. Dönüşte yanıma zayıf birinin oturmasını umuyordum ki bu yakarıştan da pişman oldum sonra. Ey yanıma oturan zayıf yolcu! O nasıl bir yolculuk aşkıdır öyle! Litrelik gazozlar açıldı, nohutun, fındığın gözüne gözüne vuruldu. Gazeteler çifter çifter okundu. Tiksindim senden düz yolcu, yolculuktan keyif çıkaran düz yolcu. Bana nohut ikram etmeseydin çok iyi insandın biliyor musun?

*
Peki bir otobüs firmasının kalitesini nasıl ölçeriz? Şöyle bir hipotezim var: Yolculukta dağıtılan kolonyalı mendiller incelip, mendildeki kolonya miktarı arttıkça firma kalitesi de buna bağlı olarak düşüyor. İnanmıyorsanız deneyin. Adı "öz"le, "hakiki"yle ya da "star"la başlayan bir otobüs firmasıyla yola çıkın, kolonyadan kafayı bulunca bana hak vereceksiniz.

*
Son olarak; ünlülerin makyajsız hâllerini gerçekten merak etmiyorum.

Selametle.

14 Nisan 2010 Çarşamba

Şeytanın "Gör" Dediği...

Bu yazıya başlamadan önce işbu blogda şimdiye dek yazdıklarıma baktım. Bazılarını çoktan unutmuştum, zaten epeydir de yazmıyordum. Dolayısıyla yeni bir şey yazmak söz konusu olunca "yepyeni bir şey de olabilir bu" deyu düşünmeden edemedim. Bu kolpa yenilik çerçevesinde, gündelik yaşamda beni eğlendiren detayların ve önemsiz tespitlerin buraya aktarılmasında bir sakınca görmedim, göremedim.

*
Bu dönem yüksek lisans tezimi bitirmek durumundayım. Sınıf arkadaşlarımızla her bir araya gelişimizde bir an önce çalışmaya başlamak gerektiği görüşünde birleşiyoruz. Bu birleşimler Eylül'de başladı. Şimdi Nisan'dayız. Tezler ne zaman biter, nasıl biter, bilmiyorum. Ama bu tez dediğimiz şey, yapılan tüm kötü şakalara rağmen bitecek. Yapınca bitecek tabii, yapmadan bitmiyor. Tez yoldaşım Cannibal abime geçen gördüğümde "Tez nasıl gidiyor?" dedim. "Gidiyor" dedi. Net bir cevaptı. Kısa bir sessizlik yaşadık.Bu kısa süreç kendimi toparlamama yetti. Hemen uzaklaştım. Çok gerginiz aslında, bilindiği gibi değil. O kadar ki, "Tezini tez bitir haa, he he he!" diyen beşinci kişiye Tsubasa'nın burgulu semender vuruşundan yapabiliriz. Çok örselenir o kişi, söyleyeyim.

*
Bir Felsefe mezunu olarak, felsefenin onu okuyandan çok karşısındakine yük olduğunu gün geçtikçe daha iyi görüyorum. Geliyor bir İşletme öğrencisi arkadaşım mesela, "Ya ben de çok isterdim aslında Felsefe okumak!" diyor. E oku hacı, ben mi kestim önünü? Hatta bırak İşletme'yi, direkt geçiş yap. Hatta İşletme'yi bırak, öyle dur. İşletme mutlak bir örnek değil tabii; Su Ürünleri de olabilirdi bu.

*
Nerede bir deli görsem, kendisine gülümsemeden geçmem. Deliyle deli olmazsan neler yapmaz o deli sana?

*
Çok samimi olunmayan biriyle konuşurken yaşanan kısa sessizlikte sakin olmakta, derin nefes almakta fayda var. Böyle bir durumda mı kaldınız? Bırakın muhatabınız konuşsun, bırakın o zorlasın bünyesini. Bırakın saçma sapan şeyler söyleyip sonra o suçlasın kendini. Borcunuz yok ona sonuçta.

*
İki gün önce sabahleyin AŞTİ'den Bilkent dolmuşuna bindim. Efendi gibi 2 lira uzatıp "bir kişi" dedim. Dakikalar geçti, ancak on beş kuruş para üstüm gelmedi. E koltuğunun altında beyzbol sopası taşıyan birinden de hakkınız da olsa para istemek kolay olmuyor. Sonunda kampüse girmek üzereydik ki "Kaptan, benim iki liradan bir kişi vardı" gibi bir ifadeyle Türkçenin sınırlarını zorladım. Kaptan naif bir açıklamayla para üstünü uzatırken arkamda oturan genç arkadaştan boğuk ama tiz bir ses yükseldi "Aynen!". Bu ses tonu o ana kadar yaşadığı gerilimi tümden ele veriyordu. Ben ses verinceye kadar türlü iç muhasebeleri, türlü küçük hesaplar yapmıştı. Bir de hak arama konusunda ilk atağı ben yapınca bunca yükün altından kalkamamıştı. Bu durum Ferhat Göçer tipi mutsuzluğu beşe katlar bence, söyleyeyim. Onun para üstü gelmedi tabii. Kıssadan hisse: "Aynen", istek bilidirimi için uygun bir sözcük değildir. Rahat olmak lazım, Yaşar Usta psikolojisine gerek yok.

*
Küçükken Diyanet İşleri Başkanı'nı Allah sanmam...

*
Yine küçükken (ama çok küçükken) takvim yaprağında "Kalan Gün: 108" ibaresini okuduğumda 108 gün sonra kıyametin kopacağını düşünmem. Evdekileri uyarmama rağmen kimsenin beni önemsememesi.

*
Mahallenin Muhtarları'nda Temel'in maymununun adı Çaydanlık idi. Kahvecilik yapan bir adamın evcil hayvanı da böyle "kör göze parmak" bir isme sahip olabilirdi ancak. Yalnız ne fonksiyon gördü o hayvan, sorarım? Çekimlerde hiç kaynar suya düşmüşlüğü var mı? Bir de Eczacı Bahadır'ın bacaklarını göremedik hiç. Hep tezgâhın arkasında, hep hep... Belki de yoktu adamın bacakları; protezdi, chopstick'ti.

Selametle.