8 Şubat 2008 Cuma

Ne Ayırır Bizi Onlardan?

Olgunlar civarında “Plaklı Figüran Kahve” var. Henüz keşfetmemiş olanlar varsa çok şey kaçırıyorlar. 70’ler Türkiyesi konseptli bir mekân. O dönemin film afişleri, plakları, hatta bir köşede eski bir daktilo bile var. Ne pahalı, ne ucuz. Fiyatlar açısından insaf sahibi sayılabilir işletmecileri.
Biz saydık. Sonra oradan çıktık. Birilerinden ayrıldık, birileriyle buluştuk. Yürüdük, yürüdük. Caddeler, afişler, bildiriler, sahaflar, sinemalar, caféler, oteller, dönmeler, taksiler, taksiler… Bir de telefonundan bangır bangır arabesk müzik çalan ve saçlarını acayip şekillere sokan ve yaşadığı mahalleden mutaassıp bir ailenin kızını seven ve arabadan anlayan ve sivri burunlu ayakkabı giyen ve coğrafyanın cömert yaz kavrukluğu ile esmer olan ve alımlı kızlara kayıtsızca laf atan birçok genç. Bunlar vardı. Bunlar bize de vardı. Ne ayırır bizi onlardan?
Biraz daha yürüyebiliriz. Geçitler, duvarlar, grafitiler, çiçekçiler, kaldırımlar, tabelalar, indirimler, kötü kokan barlar. En kötüsüne girmeliyiz; en kötü kokanına, garsonları en biçimsiz olanına, en karanlık olanına, bardakları en pis olanına, caddenin en berbat duvarını görenine.
Rutubetli bir binanın üçüncü katındaki bu bara girdik. Girerken kapıyı kendimiz açtık. Açarken son anda papyon takmış bir garson kapıya yetişti, bizi buyur etti. Eliyle bize uygun bir yer işaret etti. ( Biz iki kişiydik.) Önünde küçük bir masa olan bir kanepeye oturduk. Bar adı altında bir pavyondu burası. Bir kız, tüm erkeklerin gözünü alamadığı (almak istemediği) bir kız, genç bir kız, işini yapan bir kız, molalarda sigara içen ve telefonunu sigara paketinin üzerine koyan bir kız şarkı söylüyordu. Yarım yamalak Kürtçe şarkılar da söylüyordu arada bir. Aslında nasıl bir kız olduğu çok önemli değildi. Menüye baktık. “… BAR MÖNÜ: Bira: 2,5 lira, Köfte: 3,5 lira […] 2 No’lu salonumuzda … yayınımız mevcuttur.” Birer bira söyleyip pavyonun bir köşesinde içmeye başladık. Yeni reşit olmuş çocuklar ceketlerini (belki de tek ceketleri olan gözleri gibi baktıkları tertemiz ceketlerini) çekmiş, gelip sandalyelere kurulmuşlardı.

Karşı masada bunlardan biri oturuyordu. Birasından bir yudum alıyor, ardından bir yudum da su içiyordu. Belli ki biranın o hafif keskin tadına henüz alışamamıştı. Ancak o, birayı içip “efkâr”ını yaşamak istiyordu. Gözleri sürekli dalıyor, bir şeyin acısı bir kıyıya vuran dalgalar gibi sürekli üzerine gelip onu acıtıyordu. O, bu durumun devam etmesinden memnundu. Sanki bu acı dalgası en sonunda gücünü yitirecek ve tükenecekti. Bunu buruklukla bekliyordu. Bir kızı seviyordu. Bu çocuğun sevdiği kız öyle mahalleden filan değildi. Onu ilk kez bir caféde görmüştü. Arkadaşı o sırada, yeni aldığı telefonuna indirdiği bir porno filmi ona gösterme çabasındaydı. Fakat o, kıza attığı ilk bakıştan sonra arkadaşının telefonuyla ilgilenmeyi kesti. Aslına bakarsanız genel olarak cinsellikle ilgisini kesti. Artık daha “yüce” duygular içindeydi. Kız bakışı fark etmişti, ama çok önemsememişti. Sonra bir daha, bir daha baktı. Kız fark ediyor, fakat hâlâ önemsemiyordu. Bu işin üzerine gitti, başka yerlerde karşılaştılar, telefon numarasını almaya çalıştı, başaramadı. Kız biraz hoppaydı. Erkek arkadaşlarına karşı rahat davranıyordu. Onları düşüncesizce olduk olmadık öpebiliyordu. Her zaman yüksek sesle konuşuyordu. Saçlarıyla oynamayı pek sevmiyordu. Bunun yerine saçına bir şekil verip beğenilmenin rahatlığını ve kolaylığını yaşıyordu. Tokası parlak bir renkteydi. Üniversiteye girmişliği, okumuşluğu etmişliği vardı. Çocuk bunları kaldırabilir miydi? Vazgeçme zorunluluğunun farkındaydı ve bunun altında eziliyordu.
Biz masaya göz atarken bir grup halay çekmeye başladı. Yanımdaki arkadaşımın burjuva kültüründen tatmışlığı vardı, ama bu kültüre has bir sofistikasyon düşkünlüğü de yoktu. Her şey gelişigüzel, kolay da olabilirdi. “Kültür şoku yaşıyorum!” diye haykırdı. Ancak evrende eğlenebilen insanlara bırakılmış bir köşe olan bu yerde bulunmaktan ve onların neşesine tanık olmaktan doğan büyük bir keyifle söyledi bunu. Farklı bir kültürden gelmese, farklı bir kültürden gelmesek anlayabilir miydik bunu? Ne ayırır bizi onlardan? Gündüzden kalma bir cümle geziniyor kafamda. İçimden bağırarak söylediğim bir cümle. Bu bizi ayırabilir mi ey hüzünlenen, ey keyiflenen güzel insanlar?! “Senin, başka biçimde kuramayacak olduğun dünyanda yaşamayı sürdürmen ve benim de senin yanında bulunmaya devam etmem için sana yalan söylemek zorundayım. Gerçek er geç insanın suratına çarpar, ama o zamana dek affet beni.”
Benim kendiliğimin ortasına saplanmış böyle bir cümlenin varlığından ne kadar uzaksanız o kadar uzağız birbirimize. Fakat ben sizinle birlikte eğleniyorum. Şarkıcı kız mola verdiğinde ona asıldığınız için de kızmıyorum size. Neleri, kimleri geçip, nerelerden yürüyerek geldim sizin yanınıza!
Ayrılma vakti. Aynı garson bizi uğurluyor. Şimdi biraz daha yorulmuş ve biraz daha terlemiş. Kapının hemen karşısında hela var. Kapıyı itiyorum. Üç dört adam bir şeyin pazarlığını yapıyor içeride. Biri öbürüne elli lira kadar para veriyor ve tartışma sonlanıyor. Kesif bir koku yayan hela kabininden ise iki adamın fısıltıları duyuluyor. Neyse ki sular akıyor, üstelik sabun da var. Islak ellerle dışarı çıkıyorum. Merdivenleri hızlıca iniyoruz. Çünkü binanın içi çok soğuk. Ucuz, kaba, gelişigüzel, yani istediğimiz gibi olan bina içlerinden, koridorlardan, sokaklardan, bar görünümlü pavyonlardan, onların kirinin, pisliğinin ve buralarda eğlenen insanların diğerlerinden başka bir galakside yaşadığına inanmamıza sebep olan temiz, pahalı barların, restoranların uzaklığından bir duman üzerimize siniyor. Bu dumanı ve bundan doğan mutluluğumuzu kabul edecek ya da etmeyecek insanların tümüne birden yaymak üzere arabamıza koşuyor ve hızla şehir dışındaki geçici yuvalarımıza dönüyoruz.